Unutulmuş (Öykü – Bilim Kurgu)

Türkiye Bilişim Derneği Bilim Kurgu Öykü Yarışması 2018 katılımcısı. Karanlık bir köşede yitip gitmesin, arayan bir gün bulabilsin diye buraya bırakıyorum.

Utah, Amerika Birleşik Devletleri. Milyonlarca yıl inatla akan suyun Hephaistos’un keskisi gibi sabırla oyduğu yüzlerce metrelik kanyonun dibinde, dört kişilik keşif ekibi yavaşça hareket ediyordu. Çöl ikliminde öğle sıcağı dayanılmaz bir hal almış, sürüngenler bile güneşlenmeyi bırakıp gölge kuytulara çekilmişti.

William düğmeye bastı, sol kolundaki ekranda beliren haritaya göz attı:

“Son sinyalin geldiği yer burası.”

Edward başını kaldırıp kanyonu çevreleyen dik yamaca göz gezdirdi. Boynuna doladığı fuların ucuyla alnında biriken teri sildi.

“Nihayet. Keşke biraz esseydi.”

“Evet” dedi Martin. Edward’ın sırtındaki M4 Carl Gustaf’ı işaret etti: “Sıradan bir keşif görevi için bu kadar ağır teçhizata ihtiyacımız var mıydı yüzbaşı?”

“Bu sıradan bir keşif görevi değil” dedi William.

“Peki neden buradayız” diye sordu Edward.

“Öğrenmeniz gerektiğinde öğrenirsiniz.”

Martin Chris’i işaret etti. “Şu okumuş çocuğun bizden daha çok şey bildiğine eminim. Öyle değil mi Chris?”

“Boş muhabbeti bırakın da şuna bir bakın” dedi Chris. Yerden aldığı cismin üzerindeki tozu üfleyerek temizledi.

“Bu çok ilginç..”

Üzerinden birkaç parça tel sarkan metal parçayı belindeki tutma halkalarından birine yaklaştırdı. Halkanın ucu cisme doğru gitmek istercesine havalandı.

“Bu bir mıknatıs bobini” dedi Chris. “Biçimi düzensiz, teller birbirine kaynamış. Taze bir patlamadan çıkmış gibi.”

“Burada da var” dedi Martin. “Her taraf bu şeylerle dolu.”

“Helikopterin parçası olabilir mi” diye sordu William.

“Sanmıyorum.”

Yukarı baktı, kararmış bir bölgeyi işaret etti. “Şu yakınlarda patlayan bir şeye ait olmalı.”

Edward dürbününü patlama noktasına çevirdi. “Yaygın bir hasar yok, konvansiyonel bir patlayıcıya benzemiyor. Ne olduğu hakkında bir fikrin var mı?”

“Sanırım birileri bir akım sıkıştırma jeneratörü devreye sokmuş” dedi Chris.

Edward homurdandı. “Bizim de anlayacağımız bir dilden konuşmayı denesen?”

“Teoride büyük bir mıknatısın etrafına sıkıca sardığın bir bobini yüksek akım eşliğinde patlatırsan güçlü bir elektromanyetik şok dalgasına sebep olabilirsin.”

“Yani?”

“Yani EMP bombası” dedi Martin. Matarasını çıkardı, kocaman bir yudum alıp ağzının kenarından taşan suyu kolunun kenarıyla sildi. “Birileri burunlarının dibinde kocaman bir mikrodalga fırın patlatmış”

William’ın canı sıkıldı.

Kolundaki haritaya dokundu, helikopterin izlenen uçuş rotasıyla son görüldüğü yer haritaya yansıdı. Ardından bir dizi vektör belirdi.

“Olasılıkların çoğu helikopterin vadiye düştüğünü gösteriyor.”

Önlerinde S şeklinde kıvrılan aralığın devamına açılan geniş düzlüğü işaret etti. “Burası tuzak kurmak için çok iyi bir bölge. Bu koşullarda körü körüne ilerleme riskini göze alamayız. Birimizin arkamızı kollaması lazım. Chris!”

“Emredin yüzbaşı” dedi Chris.

Parmağıyla yukarıdaki hakim bir noktayı işaret etti: “Oraya tırmanabilir misin?”

“Evet yüzbaşı” dedi Chris.

“Güzel” dedi William. “Pozisyonunu aldıktan sonra senden işaret bekliyoruz.”

Kangchenjunga, Mont Blanc, Baintha Brakk, Anna Purna, Everest… Sırtındaki mühimmat ve üzerindeki özel yelek hareketlerini öyle kısıtlıyordu ki, dünyanın en çetin zirveleri bile Chris’i şu birkaç yüz metrelik kaya parçası kadar zorlamamıştı.

Yarım saat içinde soluk soluğa William’ın işaret ettiği noktaya ulaştı. Kollarını açarak sırtüstü uzandı, nefesini düzene girmesini bekledi. Sırtındaki M110A1 CSASS keskin nişancı tüfeğini geniş bir mevzii alacak şekilde dikkatlice yerleştirdi. Dürbünle etrafa hızlıca bir göz attı, istediği genişlikte bir alanı kontrol edebildiğinden ve etrafın güvenli olduğundan emin olduktan sonra işaretini verdi.

William, Martin ve Edward, dikkatle kanyonun çıkış noktasına doğru ilerledi. Düzlüğe girmesiyle şaşkınlık içinde donup kaldı:

“Bu da ne böyle?”

Edward ve William hızla Martin’in yanına koştu.

Boeing CH-47 Chinook askeri yük helikopteri, dev bir sinek gibi kanyonun duvarına yapışmıştı. Gördükleri manzara inanılmazdı.

“Sanki mumyalanmış gibi” dedi Edward hayretle. “Çarpmanın ardından parçalanmamış olması imkansız.”

William, helikopterin altından sarkan gevşemiş çelik halatın ucundaki kargo konteynerine baktı. Kolundaki kronometreyi kanyonun girişinde bıraktıkları Humvee’deki kronometreyle senkronize ederek çalıştırdı. Beş saniye sonra durdurarak her iki cihazdaki değerleri karşılaştırdı. Aradaki farka baktı.

Aradıklarını bulmuşlardı.

“Bir terslik var” dedi William. “İki tane Black Hawk’ın bunlara eşlik etmesi gerekiyordu. Chris, yukarıdan bakınca bir şey görüyor musun?”

“Hayır yüzbaşı.”

Üçü yavaşça yürümeye başladı.

Aniden Chris’in sesi duyuldu: “Bir dakika yüzbaşı, galiba bir şey gördüm!”

Uzaktan belli belirsiz yansıma Chris’in dikkatini çekmişti. Daha iyi bakabilmek için hafifçe pozisyonunu değiştirdi. Dürbünü gözüne yaklaştırdı, açısını ve odağını ayarladı, görüntünün netleşmesiyle dehşet içinde bağırdı.

“Dikkat yüzbaşı, saat 2 yönünde silahlı bir grup size doğru yaklaşıyor! Tekrar ediyorum, saat iki yön…”

Kanyon boyunca yankılanan bir patlama sesi Chris’in konuşmasını yarıda kesti.

Martin mikrofona bağırdı: “Chris, CHRIS!”

Yanıt gelmedi.

Siper alın” diye bağırdı William. “Kaç kişiler?”

Edward siperin yanından eğilerek baktı: “7 kişi sayıyorum.”

İkinci bir patlama, Edward’ın arkasına saklandığı kayanın sağ tarafını parçaladı. Edward, yüzüne sıçrayan tozu elinin tersiyle silip yere tükürdü.

“Tamam, 8 olsun!”

“Taktik veriye ihtiyacımız var!” dedi William. “Martin, Psygnosis!”

Martin sağ dizinin üzerine çöktü, sol göğsünde üzerinde baykuş işareti olan düğmeye sert bir yumruk indirdi.

Sıkıştırılmış karbondioksit gazı Martin’in sırt çantasının üstündeki yuvarlak levhayı hızla havaya fırlattı. Levha elli metre kadar yükseldikten sonra açılan kanatları üzerindeki pervanelerini çalıştırarak harekete geçti.

“Psygnosis havalandı” dedi Martin.

Gelen verilere baktı. “Bunlar bizden” dedi şaşkınlıkla. “Black Hawk’ın mürettebatı neden bize saldırıyor?”

“Bilmiyorum” dedi William. “Önce şu keskin nişancının icabına bakmamız lazım. Bir şeyler yap!”

Martin sağ elini yumruk yaptı, avucunda bir çubuk tutuyormuş gibi bileğini sol üst çapraza çevirerek kolunu ileri doğru itti.

Drone doğrudan atışın geldiği tarafa doğru yönlendi.

Psygnosis farklı enerji izlerini algılayabilen kameralarla donatılmış, yapay zekaya dayalı detaylı görüntü işleme yeteneğine sahip bir otonom keşif aracı olarak tasarlanmıştı. Ancak tüm yeteneklerine rağmen başarılı bir kamuflajın arkasına izlenmiş hedeflere karşı bir yere kadar etkiliydi.

Normal görüntülerde herhangi bir tehdit algılayamayan Psygnosis, Martin’den gelen komutla analizlerini kızılötesi kamera görüntüsü üzerine yoğunlaştırdı. Görüntü üzerinde bulduğu tüm anormal noktaları işaretledi, bir önceki atışın enerji izini takip ederek bir vektör oluşturdu ve yüzde 28 yanılma payıyla bir noktayı işaretledi.

Martin aygıtın gönderdiği sonuca baktı. “Edward, yukarıda, saat 11 yönünde!”

Kurşun vızıltılarının arasından güçlü bir patlama sesi daha duyuldu. Psygnosis’ten kalanlar gökyüzünden yağmaya başladı.

Martin esaslı bir küfür savurdu.

“Ben bana lazım olanı aldım” dedi Edward.

Çantasından güdümlü mühimmatını çıkardı, gövdesine bir öpücük kondurup Carl Gustaf’a yerleştirdi. Sırtını sipere dayayarak derin bir nefes aldı. Şimşek gibi ayağa kalktı, Psygnosis’in gönderdiği pozisyona doğru atışını yaptı, sipere döndü.

Havada geniş bir yay çizen roket hedefin tam üstünde patladı.

William elindeki sis bombasının pimini çekip siperin üzerinden fırlattı. Üç asker sisin yakınındaki kayalıklara doğru hızla koştu. William son birkaç metrede kayarak sırtını sipere yapıştırdı. Biraz ilerdeki Martin’e baktı.

“Edward! Edward nerde?”

Geriye baktılar. Edward on metre kadar geride, toprağın üstünde hareketsiz yatıyordu. Başının yanından sızan kan toprağı kızıla boyuyordu.

“Hayır!” dedi Martin. “Allah kahretsin, hayır!”

Öfkeyle kayanın üzerinden birkaç seri atış yaptı. Biraz ilerden acı bir çığlık yankılandı.

Tekrar sipere eğildi. Boşalan şarjörünü çıkarıp yenisini taktı. William’a döndü.

“Yüzbaşı” dedi, “Karşımızdakiler deniz piyadelerinin en iyi askerleri. İki kişiyiz, karşı koyma şansımız yok.”

“Önerin ne” dedi William.

“İşaret verdiğimde siz gidin.”

Belinden küçük bir tüp çıkarıp ensesine dayadı. William’ın dur demesine kalmadan tüpün arkasından kuvvetlice bastırdı.

Başı hızla geriye savruldu, birkaç saniye sonra derin bir nefes aldı alıp yeniden toparlandı. Yüzünde duygusal tonlamalardan eser kalmamıştı.

“Gidin!”

Hızla siperden fırladı.

Vücuduna enjekte ettiği hormonların etkisiyle, milyonlarca yıllık evrim serüveninde savaş ya da kaç refleksiyle türün devamlılığını sağlayan amigdala Martin’in kontrolünü ele geçirmişti. Birkaç dakika boyunca etraftaki hareketlere daha duyarlı olacak, körük gibi inip kalkan ciğerleri ve dakikada 200 kez atan kalbi kaslarını oksijenle dolduracak, acıyı bile umursamayacaktı.

Ama tüm bunların bir bedeli vardı. Etkinin geçmesiyle, kişi dakikalar süren bir yorgunluk ve tükenmişlik hissiyle yüz yüze kalıyordu.

William Martin’in daha önce hiç böyle hareket ettiğini görmemişti. Dikkatlerinin dağıtmasını fırsat bilerek saklandığı yerden çıktı, doğruca konteynere yöneldi.

Konteynerin yanına vardığında içindekinin uyandığını biliyordu, ama hayatta olup olmadığından emin değildi. Anlamanın tek bir yolu vardı. Bağırdı:

“Ieea!”

İçerden derin bir ses yanıt verdi:

“Aklash pak!”

William, başka bir şey söylemeye fırsat bulamadan ensesine dayanan soğuk namluyla irkildi.

“Ellerini başının üzerine kaldır ve yavaşça bize doğru dön. Sakın bir aptallık yapayım deme.”

Bir el William’ın iletişim cihazını kulağından çekip çıkardı. Ses William’a tanıdık gelmişti. Ellerini kaldırıp yavaşça döndü.

“Albay Cuevas…”

Albay iletişim cihazını yere atıp topuğunun altında ezerek parçaladı. Cebinden bir puro çıkardı, ucunu ısırıp yere tükürdükten sonra dişlerinin arasına yerleştirdi. Başını hafifçe eğerek çaktığı kibriti puronun ucuna yaklaştırdı, yanana kadar derin birkaç nefes çekti.

“Demek adı Ieea? Daha havalı bir adı olmasını beklerdim.”

William cevap vermedi.

“Unutulmuş tanrı” dedi Cuevas. “Ondan öylesine korkmuşlar ki 6 milyon ton kayanın ortasına gömmüşler. Kimse bulamasın diye tarihten adını kazımışlar, tıpkı Akineton gibi. Oysa binlerce yıldır tam da gözümüzün önünde öylece bekliyormuş.”

“Ve siz ahmaklar burnunun dibinde bir EMP bombası patlattınız” dedi William. “Neden etrafına milyonlarca ton kaya ördüklerine dair en ufak bir fikriniz yok!”

Cuevas William’a döndü. “Oradan bakınca gerçekten ahmak gibi mi görünüyorum?”

Kolunu tuttu, purosunu bileğinin iç kısmına bastırdı. William acısını belli etmemek için dişlerini sıktı.

“Onu neden büyük piramidin ortasına gömdükleri umurumda bile değil” dedi Cuevas. “Neyin umurumda olduğunu bilmek ister misin? Bu şey için tam 50 milyar dolar değer biçiyorlar.”

Devam etti: “Ama orada sadece yaşlı bir tanrı değil, başka bir şey daha buldunuz. Kayıp bir dil. Çözmek yılarınızı aldı. Belli ki sen bu dili gayet iyi biliyorsun…”

“Sana yardım edeceğimi mi düşünüyorsun?” dedi William. “Bu işten bu kadar kolay kurtulamazsınız!”

“Gerçekten mi” dedi Cuevas. Küçümser gözlerle William’a baktı.

“Bir şeyi iyi anlamanı istiyorum yüzbaşı” dedi. “Kimse sizi kurtarmaya gelmeyecek. Sizi buraya gönderdiler, çünkü bu şey dilini konuşmadan beş para etmiyor.”

Purosundan derin bir nefes çekti. Dumanı William’ın yüzüne üfledi. William’ın kolundaki bilgisayarı işaret etti.

“Ama kafanda ne olduğu çok da önemli değil. Bize lazım olan her şey burada yazıyor zaten.”

Yanındaki subaya döndü: “Biyometrik profillerini kaydettiniz mi?”

“Evet efendim.”

“O zaman artık sana ihtiyacımız kalmadı demektir.”

“Aptallar” diye bağırdı William. “Nelere sebep olabileceğinizin farkında bile değilsiniz!”

Cuevas tabancasını doğrultup William’ın bacağına ateş etti. William acıyla dizlerinin üzerine çöktü.

“Afedersin, bir şey mi diyordun?”

William yavaşça mırıldanmaya başladı:

“Ztutsil sloek naztla…”

“Bu kadar saçmalık kadar yeter” dedi Cuevas.

“Aweertsa na roo mey xan…”

“Sana yeter dedim!”

Cuevas silahını William’ın başına doğrultup tetiği çekti. Cansız bedenin kolundaki bilgisayarı çekip çıkardı.

“Helikopteri hazırlayın, götürelim artık şunu.”

Konteynerden derin bir ses duyuldu:

“Lahum stchiadnak, tresto luum…”

“Sen de kes sesini lanet olası” diye bağırdı Cuevas. Konteynerin metal duvarına iki el ateş etti.

Aniden konteynerin üstünde birkaç yüz metre genişliğinde bir kubbe belirdi. Kubbenin içi birkaç saniye boyunca güneş gibi aydınlandı.

Ardından etraf derin bir sessizliğe gömüldü.

Chris kayalıkların arasında düştüğü yerden yavaşça doğruldu.

Vurulduğu yere baktı. Üzerindeki non-newtonian sıvıyla destekli yelek kurşunla temas anında katı bir jele dönüşmüş, mermiyi sektirerek darbenin geniş bir yüzey tarafından emilmesini sağlamıştı.

Üzerinden tank geçmiş gibiydi. Her tarafı ağrıyordu.

Ekiple iletişim kurmaya çalıştı. Çabası boşunaydı. Ne olduğuna bakmaya karar verdi.

Aşağı indiğinde gördüğü manzara karşısında dehşete düştü.

Vadi, paslanmış silah ve miğferlerin arasında, eski ve parçalanmış kamuflajların içini dolduran iskeletlerle doluydu. Helikopter tutunduğu yerden düşmüş, gövdesi çürümüş, kalıntılarının bir kısmı toprağa gömülmüştü.

İskeletlerden birinin yanına yaklaştı. Boynundaki paslı künyeye baktı, Edward’ın adını gördü.

Dehşetle geri çekildi… Yazılanların doğru olabileceğine ihtimal vermemişlerdi.

Konteynere doğru yürüdü. Birkaç diğer iskeletin yanında yatan William’ı giysilerinden tanıdı. Kafatasında kocaman bir delik vardı.

Umutsuzca yere çöktü, başını ellerinin arasına aldı. Artık onlar için yapabileceği hiçbir şey yoktu.

Yoksa olabilir miydi?

Uzanıp William’ın yanında duran iskeletin elindeki cihazı aldı. Bellek kartını çıkarıp kolundaki bilgisayara yerleştirdi. Biyometrik kontrolün ardından cihaz onay verdi. Kart hala çalışıyordu.

Fonetik eşleyiciyi devreye soktu. Mezar odasında buldukları semboller üzerinde birkaç analiz çalıştırdı, derin bir nefes aldı, konteynere yaklaştı:

“Ieea!”

Ieea’nın sesi daha canlı geliyordu:

“Aklash pak!”

Ekranda yazılanı okumaya başladı: “Ztutzil sloek naztla, reertsa mey xan!”

Ieea’dan sert bir yanıt geldi: “Rhat zho!”

Chris’in ayağının altındaki toprak huzursuzca sarsılmaya başladı.

Devam etti:

“Aweertsa na roo glhagh, tu sia natieea umd!”

Sarsıntı yavaşça kesildi.

“Ieea klatsek, klatsek sta.”

Konteynerin kapısı açıldı. Chris lahidin içinde oturan şeyle göz göze geldiği anda bilincini kaybedecek gibi oldu. Artık sesi doğrudan beyninin içinde hissediyordu:

“Ne kadar” diye sordu Ieea.

Chris güçlükle cevapladı: “4 bin 500 yıl.”

Ieea başını gökyüzüne çevirdi. Kısa bir süre bekledikten sonra bir şeyler söyledi.

Etraf bir kez daha aydınlandı.

—–

Chris, yüzüne esen ılık bir rüzgarla uyandı.

Lahde baktı. Ieea gitmişti.

Biraz ilerde bir bebeğin ağladığını duydu. Biraz ilerde bir tane daha… Sonra bir tane daha…

Bir düzine bebeğin çığlığı, milyonlarca yılın sessizliğe alışkın vadiyi dolduruyordu.

Şaşırdı. Koşup en yakınındaki bebeği kucağına aldı. Yavaşça sallamaya başladı.

Bebek sustu, gözlerini açıp Chris’e baktı. Chris, William’ın bakışlarıyla yüz yüze geldi.

Donakaldı…

——

Hafif esen rüzgar, yerdeki otları yavaşça hareket ettirdi. Küçük bir kertenkele saklandığı yerden çıkarak yiyecek bir şeyler aramaya koyuldu.

Yaklaşan helikopterlerin sesi, vadinin yamaçlarında belli belirsiz yankılanıyordu.

Sizin de bu konuda söyleyecekleriniz mi var?