Bir Ayasofya Turunun Düşündürdükleri: Işığın Yeni Efendileri Gözünü Karanlığa Alıştırıyor

Huawei Mate 20 Pro eşliğinde çıktığımız Ayasofya turu, akıllı telefonların görüntüleme yetenekleri konusunda yepyeni fikirlerin havada uçuştuğu bir sohbete dönüştü. Hazır aramızda fotoğrafçılığın ustaları varken sorduk: Gelişim nereye kadar, bu işin sonu nereye varacak? 

Huawei, Mate 20 Pro modelini duyurduktan sonra cihazın farklı koşullardaki çekim özelliklerini deneyimlemek üzere farklı temalara sahip basın turları düzenlemeye başladı. Bunlardan ilkinde yeni teleobjektifin makro yeteneklerini deneyimlemek üzere Belgrad Ormanlarında mantar avına çıkmıştık. İkincisinde gün ışığı performansını deneyimlemek için Fener – Balat civarını turlamıştık.

Üçüncü turda cihazın karanlık ortamlardaki ve iç mekanlardaki performansını görmek için durağımız Ayasofya oldu.

Akşam üzeri gerçekleştirdiğimiz Ayasofya turunda bize Fener – Balat’ta olduğu gibi Serhan Güngör rehberlik etti. Güngör, pek çok ünlü isimle birlikte ünlü yazar Dan Brown’a da Türkiye ziyaretinde eşlik etmiş. Muhabbeti öyle koyulaştırmışlar ki yazar Inferno (Cehennem) romanında yer alan Türk rehber karakterini Serhan Güngör’ü ilham alarak kurgulamış.

Güngör ile birlikte yaklaşık 50 kişi, neredeyse 2 bin yıllık büyüleyici yapının içinde bir o tarafa bir bu tarafa gezip duran restorasyon iskelelerinin izin verdiği ölçüde tur attık. Çağ başlatıp çağ bitiren imparatorların, padişahların seslerinin bir zamanlar duvarlarında yankılandığı, 2 bin yılın çilesini hık demeden sırtına yüklemiş, neredeyse 1500 yıl boyunca dünyanın en büyük mabedi unvanını kimselere bırakmamış, bugün bile tekniğiyle insanı hayrete düşüren Ayasofya’nın içinde dolaşmak gerçekten heyecan vericiydi. Bol bol fotoğraf çektik, avizedeki lambadan duvardaki mozaiğe farklı hikayeler dinledik.

Ayasofya ve devamında küçük bir Sultanahmet turunun ardından yemek için bir restorana girdik. Oturduğum masada Fotoğraf Dergisi Yayın Yönetmeni Ömer Serkan Bakır da vardı. Fotoğraf tutkusunun peşinde Hindistan’dan Kamboçya’ya, Küba’dan Kuzey Kore’ye dünyayı dolaşmış, yıllardır yayınları aracılığıyla birikimini paylaşan değerli bir isim.

Ben böylelerine “Işığa Hükmedenler” diyorum. Neticede fotoğrafçılık dediğiniz ışığın dilinden anlamak değil midir?

Fotoğrafçılıkta Amatör – Profesyonel Ayrımı Ortadan Kalkar mı?

Yemekler geldi, sohbet koyulaştı, laf lafı açtı. Sohbetimiz sırasında Ömer çok ilginç bir şey söyledi. Dedi ki: “Bu aletin karanlıkta çektiği pozu profesyonel makineyle çekmek istesem saatlerce kurulum ve pozlama yapmam gerekir.”

Fotoğraf Dergisi Yayın Yönetmeni Ömer Serkan Bakır

Bu cümle bana çok ilginç geldi. Zira fotoğrafçılık denildiğinde profesyonel fotoğraf makinelerini hep ayrı bir yere koyar, cep telefonu benzeri cihazların ulaşmak istediği bir ütopya olarak görürüm. Oysa karşımda bir fotoğraf üstadı, elindeki cep telefonuyla 5 saniyede aldığı sonucu profesyonel makineyle alabilmek için saatlerce uğraşmak gerektiğini söylüyor.

Ömer’e sordum, sana bu cümleyi kurduran şey nedir? Bu noktaya nasıl geldik? Anlatmaya başladı:

“Fotoğrafçılıkta zor ışık şartları dediğimiz bir kavram vardır. Fotoğraf makinesiyle hem aydınlık hem karanlık unsurlar barındıran bir ortamı aynı kare içine almak istiyorsan, bunlardan birini tercih etmen gerekir. Bunun için profesyonel fotoğrafçılar hem aydınlık hem karanlık yeri aynı kadraj içinde vermemeye çalışırlar.”

Devam etti: “Akıllı telefonlarda yer alan farklı amaçlara yönelik işlemciler ve yazılımlar HDR gibi özelliklerle hem aydınlık hem karanlık bölgelerden detay alarak bir araya getirebiliyor. Bu özellikler profesyonel makinelerde de var. Ama akıllı telefonların işlem gücü ve kullandıkları yazılımlar, amatörlerin bile fotoğraf makinelerine özgü detaylarla uğraşmadan zor koşullarda iyi sonuç almalarının yolunu açıyor.”

Görünen o ki Ömer’i asıl etkileyen şey, teknolojinin zor ışık koşullarında başarılı sonuç almayı amatörlerin bile tek tuşa basarak başarabileceği bir noktaya taşımış olmasıydı.

Akıllı telefon üreticileri bu noktaya gelebilmek için yıllardır büyük yatırımlar yaptı. Hatta bu yolda pek çok akıllı telefon üreticisinin önde gelen fotoğrafçılık markalarıyla işbirliği yaptığına şahit olduk. Sony ve Nokia yıllarca kameralarında Carl-Zeiss lensler kullandı. Modüler yapısıyla dikkat çeken Motorola Moto Z’nin en sıra dışı aksesuvarlarından biri Hasselblad True Zoom eklentisiydi. Elimizdeki cihazlardan da görüyoruz ki Huawei P9 ile başlayan Huawei – Leica işbirliği sağlam bir şekilde devam ediyor.

Fotoğraf Makinelerine Akıl Versek Akıllanmaz mı?

Peki bunun tersi de mümkün olamaz mı? Madem cep telefonları fotoğraf makinesi üreticilerinin deneyimini akıllı cihazlarına aktarmak için işbirliği yapıyor, neden fotoğraf makinesi üreticileri akıllı telefonların donanım ve yazılımlarını profesyonel fotoğraf makinelerine uyarlama yoluna gitmiyor?

Ömer’e göre bunun sebebi her iki ürün grubunun öncelikli kullanım amaçlarının ve müşteri beklentilerinin farklı olması. “Akıllı telefonlardan fotoğraf makinelerine yapılacak teknoloji transferi bu cihazların olması gerekenden daha karmaşık ve maliyetli olması sonucunu doğurur” diyor Ömer.

Gerçekten de Samsung 5 yıl kadar önce tüketici odaklı akıllı fotoğraf makineleriyle bunu denemiş, kayda değer bir sonuç elde edemeden çekilmek durumunda kalmıştı.

Ama bir diğer önemli konu daha ekliyor ki gelişimin ters yönde gerçekleşmemesinin asıl sebebi bu olsa gerek:

“Profesyonel fotoğrafçıların birinci önceliği, kareyi olabilecek en iyi şekilde yakalamaktır. Daha sonra bu görüntüyü gerektiğinde bilgisayara aktararak profesyonel yazılımlarda işlemeyi tercih ederler. Profesyonel fotoğrafçılar bu kararı cihaza bırakmak istemiyorlar, buna tahammülleri yok.”

Her Minik Objektif Ölümsüzlüğe Duyulan Özlemin Bir Yansıması

Peki dedim , şu an elimizde Huawei Mate 20 Pro var ve gayet kabiliyetli bir cihaz. Geniş açı objektif, 3 kat optik yakınlaştırma… En azından işin nereye gittiği konusunda yol haritası ortaya koyuyor. Sence ilerde Mate 30, 40 veya 50 profesyonel makinesinin yerini alabilir mi?

“Akıllı telefonlardaki tele objektif ve ultra geniş açı gibi yeniliklere rağmen profesyonel fotoğrafçılığın kendine özgü ihtiyaçları var ve bunların yakın gelecekte akıllı telefonların karşılayabileceği türden değil” dedi Ömer. “Mesela safariye gittin, uzaktaki leoparı çekmek istiyorsun. Veya spor muhabirisin ve pozisyonda yakın plana ihtiyacın var. Bunun için 400-600 milimetre objektifler kullanman gerekir. 600 milimetre objektif dediğimizde 60 santim uzunluğunda optik bir cihazdan bahsediyoruz. Savaş muhabirisin, saniyede 10 kare çekim yapabilen büyük sensörlü makineye ihtiyacın var. Kısacası profesyonel fotoğrafçılıkta işin gerektirdiği ekipmanlara sahip olmak zorundasın. Bunları cep telefonu gibi bir yapıya sığdıramazsın.”

Öyle görünüyor ki cep telefonları belki de hiçbir zaman profesyonel makinelerin yerini alamayacak.

Ama galiba böyle bir dertleri olmasına gerek yok. Çünkü bugüne dek çoğu fotoğraf makinesinin yapamadığı bir şeyi yapıyorlar. Zor ışık koşullarında bile iyi fotoğraf çekmeyi, güzel sonuç almayı herkesin becerebileceği bir uğraş haline getiriyorlar. Görüntüyü analiz edip çekeceğiniz konuya göre en iyi ayarları sizin için öneriyorlar. Fotoğraf çekmeyi harcıalem bir uğraş haline getiriyorlar, fotoğrafı demokratikleştiriyorlar.

En önemlisi de çektiklerinizi kolayca paylaşmanın yolunu açıyorlar. Huawei Mate 20 Pro veya diğerleri, hepsi çağdaş insanın yeteneklerini, becerilerini farklı noktalara taşıyan birer uzuvdan ibaret. Çekilen ve paylaşılan her fotoğraf kimi zaman beğenilmeye olan açlığın, kimi zaman hatırlamaya dair ihtiyacın veya ölümsüzlüğe duyulan özlemin bir yansıması gibi.

Milyarlarca Pencerenin Aralandığı Yeni Bir Dünya

Turumuzda bize eşlik eden bir diğer usta fotoğrafçı da Coşkun Aral’dı. Tur sırasında kendisiyle sohbet etme imkanım olmamıştı. Zaten kendisi beni tanımaz, ama ben uzun yıllardır yaptığı işlerden çektiği programlardan biliyorum.

Ayrılırken yanına gittim. “Sizin bende çok yer etmiş bir sözünüz var” dedim. “Bugünün teknolojisiyle 1983 yılında Afganistan’da gördüklerimi çekip paylaşabilseydim, Sovyetler Birliği o yıl dağılırdı” demiştiniz.

Elindeki cihaza baktı.

“Eğer o günlerde elimde bu olsaydı, gerçekten de dünya bambaşka bir yer olurdu” dedi.

Düşündüm de aslında Coşkun Aral’ın o bambaşka dünyası çoktan gerçeğe dönüştü.

Beğenseniz de beğenmeseniz de bugün hepimiz orada yaşıyoruz.

Hepinize mutlu yıllar 🙂

Sizin de bu konuda söyleyecekleriniz mi var?